Postmodernite Nedir? – Salih Tüfekçioğlu

0
998
Herkesin postmodernite konusunda bir fikri olsa da, farklı sağ ve sol siyasi görüşlerin nasıl olup da bu pozisyona tekrar tekrar savrulabildiği, sistematik bir düşüncenin eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bu sebeple, postmodernite nedir sorusunu birkaç kısa madde halinde açmak gerekiyor.
  • Öncelikle postmodernite, siyasi ve iktisadi küreselleşme dönemine denk gelen kültürel bir ağdır. Bu dönem kabaca 1968 hareketinin yenilmesi ile başlar. 1960’larda tüm dünyaya yayılan emperyalizm karşıtı eylemler (kapitalizmin merkez ülkelerinde üçüncü dünya ile dayanışma, perifer ülkelerde ABD emperyalizmini hedef alan eylemler) bastırıldıktan sonra, emperyalist stratejideki bir dönüşüme denk gelir. Buna göre, ABD çıkarları ile çatışan tüm sosyalist ülkeler ve bunun yanında tüm ulus devletler, totaliter ve baskıcı mekanizmalardır. Küreselleşme dönemi, gerek siyaset yapma tarzıyla gerekse sivil ağlarla, totalitarizm ile demokrasi arasında bir karşıtlık üretir. İşçi sınıfı ile burjuvazi, emperyalizm ile antiemperyalizm gibi eski politik karşıtlıkların yerini, totaliter devlete karşı demokrasi mücadelesi alır. Bu mücadele biçimi, ulus devletlerin varlığından rahatsızlık duyan küreselleşmeci güçler ve neoliberal çevrelerle, solu ulus devletlere karşıtlık olarak ele alan çeşitli solcu, sosyal demokrat, özgürlükçü sosyalist gibi güçleri aynı tarafa savurur.
  • Meta-anlatıların çöküşü nedir? Postmodernlik taraftarlarının, büyük anlatıların ya da ideolojilerin çöküşü olarak adlandırdıkları şey, tek bir kavramın ya da kavramlar silsilesinin dünyadaki her şeyi açıklamadığı, dünyada farklı hikâyeler bulunduğuna dair tezdir. Elbette Marksizm de aydınlanma geleneği de her şeyi açıklama iddiasında değildir, ancak burada kastedilen şey biraz farklı. Meta-anlatının çöküşü, örneğin aydınlanmanın Batılı bir anlatı olduğunu, Doğu’da çalışmadığını iddia etmeye denk gelir. Bir başka deyişle Batı’da ve Doğu’da farklı anlatılar hâkimdir, Batı ile Doğu farklıdır. Dolayısıyla Batı ve Doğu’yu açıklamak için farklı kavramlara başvurulduğu anda meta-anlatının çöktüğü tezi kabul edilmiş olur.
  • Meta-anlatının çöküşü iddiasının çok kültürcülükle ilişkisi nedir? Tek bir anlatı artık geçerli olmadığında, bunun yerini anlatılar çokluğu alır. Örneğin, etnik, dini ve cinsiyet grupları ayrı kimliklerdir ve her birinin kendine özgü hikâyesi vardır. Tüm insanları belirli bir siyasi anlatı çerçevesinde ele almak yerine, uyumsuzlukları, farklılıkları öne çıkaran etik bir bakış açısı hâkim olmaya başlar. Elbette kimse inkâr edemez toplumlarda farklılıkların mevcut olduğunu, ancak burada kastedilen şey, farklılıkları kateden kapsayıcı bir kavramın geçersiz olduğunun ve her grup için ayrı bir kavramın geçerli olması gerektiğinin kabulüdür. Örneğin Batı için aydınlanmış insan tipi, Doğu için mistifikasyon; Türkler için şöyle Kürtler için böyle; erkekler için bu, kadınlar için şu, trans bireyler için başka bir şey…
  • Meta-anlatının çöküşü iddiasının oryantalizmle ilişkisi nedir? Oryantalizm (şarkiyatçılık), kabaca üç döneme ayrılır. Temel olarak Batı ile Doğu’nun farklı olduğuna ve Doğu insanına özgü yasaları belirlemeye dair çalışmalar bütünüdür. Geleneksel oryantalizm Dante ile, modern oryantalizm Napolyon ile başlar. Geleneksel oryantalizm, Doğu insanının kabalığına, barbarlığına, Kaf dağının arkasına vurgu yaparken; modern oryantalizm, Doğu insanının geleneksel bağları sebebiyle aydınlanma dışı bir duruşu olduğunu ve bunun bozulmaz bir kural olduğunu öne çıkarır (Said, oryantalizmin emperyalizmi saklayan bir olgu olduğuna dikkat çeker). Meta-anlatının çöküşü ile ortaya çıkan postmodern oryantalizm ise, Doğu insanının aydınlanmaya ve tek tipçiliğe direnen çok kültürcü yapısını kutlar. Postmodern oryantalizm de yine çeşitli sol ve sağ siyasetleri aynı cepheye savurabilmektedir. Örneğin Ahmet Davutoğlu ve İbrahim Kalın’ın akademik çalışmaları, modernlik ötesi topluma ve bir arada yaşam kültürüne işaret ederken, benzer şekilde HDP ve çevresindeki örgütlerden yeni yaşam, çok kimlikçilik gibi siyasi tezler üretilmiştir. Bu iki girişim de postkolonyalist akademi ve Amerikancı sivil toplum ağı tarafından desteklenmiştir. Bir başka deyişle, aydınlanmaya, ulus devlete ve sömürgecilik karşıtlığına dair meta-anlatının çöktüğü, bunun yerini etnik, dini, cinsel vb. kimliklerin geleneksel bağlarının aldığı siyasi bir eleştiridir.
  • O halde postmodernite nedir? Bu soru bazen yeni ortaçağ, bazen aydınlanma düşmanlığı olarak yanıtlanmaktadır. Ancak bu haliyle, doğru olmakla birlikte eksiktir. Çünkü dünyadaki kültürel durumu, gelenek / aydınlanma, inanç / bilim gibi tek eksenli ikili karşıtlıklar düzeyinde ele almaktadır. Oysa geleneklerle aydınlanmanın, inançlarla bilimin çatışması yeni bir şey değildir, yüzyıllardır hep vardı ve postmodern çağa özgü bir duruma işaret etmez. Daha bütünlüklü bir yanıt, postmodernitenin yeni-oryantalizm yani emperyalizmi gizleyen yeni kültürel örtü olduğudur. Durumu sadece ileri / geri diye okumaya çalışanlar bu sebeple yanılmaktadır.
  • Artık sol ve sağ yok mu? Bu iddia, bazen piyasacılar tarafından dile getirildiğinde, amaç küreselleşme ve neoliberal iktisadi politikaların savunulmasıdır. Bazense Kocasakal, Maduro gibi antiemperyalist figürler, temel karşıtlığın küreselleşme ile ulus devlet arasından geçtiğini vurgulamak için bunu söylemektedir. Esasında sol bitmiş değildir, ama solu ulus devlet düşmanlığı olarak ele alan gruplar postmodern çağda, küreselleşmeci sağın yanına savruldukları için, sol o gruplar için bitmiştir. Bunun geçmişteki bir örneği emperyalizmi ve sömürgeciliği savunan ikinci enternasyonelin sosyalistleridir. Buna karşın ulusların bağımsızlığını savunan ve temel çelişkinin emperyalizm ile sömürge ve yarı-sömürge uluslar arasından geçtiğini savunan Lenin’in tarafından bakıldığında sol bitmiş değildir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, emperyalizme karşı ulusların bağımsızlığı desteklenirken seçilen akıl yürütme yöntemidir. Lenin, uluslar önce sosyalizme geçsin sonra bağımsız olsun ya da uluslar sosyalizm ve bağımsızlık mücadelesini eşzamanlı yürütsün dememiştir. Aksine sosyalistlerin görevinin, sömürge ve yarı sömürge ulusların bağımsızlık mücadelesinin desteklenmesi olduğunu belirtmiştir. Ve sosyalizmin de ancak bu şartta mümkün hale geleceğini göstermiştir. Dolayısıyla, “Lenin sosyalizmden vazgeçti, artık sadece ulusların bağımsızlığını destekliyor” denemeyeceği gibi, bugün öncelikli görevin ulusal bağımsızlık olduğunu savunan sosyalistler için de bu tarz iddialar komiktir.
Lenin’den yapacağımız aşağıdaki alıntı, durumu birkaç boyutuyla berrak bir şekilde ortaya koyduğu gibi, günümüzde de hala geçerli. İlkin oryantalizmin ya da yeni oryantalizmin (postmodernitenin), emperyalizmi gizleyen bir örtü olduğunu, ve ardından yeni emperyalizme (küreselleşmeye) karşı öncelikle ulusal bağımsızlık mücadelesinin elzem olduğunu akılda tutarak bunu değerlendirmekte fayda var:
“Sömürgelerdeki ve Avrupa’daki küçük ulusların ayaklanmaları olmaksızın, bütün önyargıları ile birlikte küçük burjuvazinin bir bölümünün devrimci taşmaları olmaksızın… siyasal bakımdan bilinçsiz proleter ve yarı-proleter yığınların hareketi olmaksızın toplumsal devrimin anlaşılabilir olacağını sanmak, toplumsal devrimden vazgeçmek anlamına gelir. Böyle sanmak, bir ordunun belli bir yerde mevzi alarak ‘biz sosyalizmden yanayız’ diyeceğini, bir başka ordunun da bir başka yerde ‘biz de emperyalizmden yanayız’ diyeceğini ve işte o zaman toplumsal devrim olacağını düşünmek anlamına gelir!… Katıksız bir toplumsal devrim bekleyen herhangi biri, hiçbir zaman onu görecek kadar uzun yaşamayacaktır. Böyle biri gerçek bir devrimin ne olduğunu hiç mi hiç anlamayan sözde bir devrimciden başka bir şey değildir.” 
Salih Tüfekçioğlu

CEVAP VER