Ulusalcılık ve Sol – Hikmet Aslan

0
1513
“Yalnız, sosyalizmin enternasyonalliği mazlumların küreselleşmesidir, zalimlerin değil” der 1997’de Attila İlhan.
Ulusalcılık, ülkemizde 1990’lar itibariyle üzerinde çok konuşulan, yazılan çizilen, çarpıtılan, hakkında değişik tanımlamalar yapılan bir kavram ve akım. Bu sebeple de ‘ulusalcılık’ , ‘milliyetçilik’ ‘ırkçılık’ ‘mikro-milliyetçilik’ gibi kavramlar birbirlerinin yerine bazen bilinmeden bazen de (daha çok) kasten kullanılmaktadır. Ulusalcılık ülkemizde 1990’lar itibariyle ortaya çıkmış ve 2000’lerde güçlenmiş bir akım olarak olarak görünse de ulusalcılığın ülkemizdeki kökleri Birinci ve İkinci Meşrutiyet’e, Osmanlı’da modernleşme hareketlerine kadar götürülebilir. Fakat buradaki fiil, ulusalcılığın genel anlamına tekabül edilerek geriye dönmek ve köklerine varmaktır. Nitekim dünya tarihinde de ulusalcılığın kökenine inmek için Fransız Devrimi’ne ve hatta 1648 Westphalia Antlaşmaları’na uzanan bir uzun sürece başvurmak gerekecektir.
Ulusalcılık geniş anlamda ülkenin ve ulusun çıkarlarını savunup ulusun refahını artırmaktır. Ulus devlet bitti diye çığlık atanların aksine ABD başkanı kendi toplumuna hitap ederken toplumun çimentosunun tutkalının Amerikan ulusu olduğunu söylüyor. Ve yahut, Almanlar, Fransızlar, Ruslar faşizmi yererlerken kendi uluslarını kötülemiyorlar, bayraklarına öcü olarak bakıp yerin dibine sokmuyorlar.
Ülkemizde ulusalcılık tartışmaları aşağı yukarı şu başlıklar üzerinden tartışıldı ve tartışılmakta: Kürtçülüğün ve etnikçiliğin hortlatılmasıyla ilgili süreçler, 1980’ler itibariyle küreselleşmenin enternasyonalizm olarak sunulup (Yeni Dünya Düzenine uygun olarak) etnik çeşitliliğin, dinci yapıların ve tarikatların var olmalarının demokrasiyi beslediği ve geliştirdiği üzerine tezler geliştiren eski sol yeni liberal akım ve yine Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla sosyalizmin de bittiğini ve ‘tarihin sonu’nun geldiğini ilan eden küreselleşmeci yükselişle (!) beraber ulusal devletlerin ve ulusçuluğun bitmekte olduğu tezleri, Avrupa Birliği (AB) tarafından Türkiye’nin ulusal çıkarlarını savunmasına yönelik tepkiler (özellikle Kıbrıs meselesinde), ulusalcılığı savunan ve özellikle 1990’lar itibariyle suikastlere kurban giden Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu gibi Atatürkçü akademisyenlerin-düşünürlerin ve 2000’lerle beraber seslerinin duyulmaması için büyük medya kuruluşlarının elinden geleni ardına koymadığı, AKP’nin Amerikancı politikalarla hedefe koyup Ergenekon, Balyoz davalarıyla ezmeye kalktığı büyük kesimin tezleri. 2000’ler, ulusalcılığın ‘öcü’ ilan edildiği, FETÖ güdümlü Emniyet teşkilatının ulusalcılığı terörizm sınıflandırmasına soktuğu, eski solcu yeni liberallerin (Murat Belge, Birikim dergisi çevresi, Oral Çalışlar vs.vs.) “demokrat” AKP ile kolkola yürüdükleri bir karanlık dönemdi.
Ayrıca hatırlatmak da isteriz: Bugün HDP’yi ve PKK’yı üzmemek adına Atatürk devrimlerini savunmadan laiklik cephesi önerenler, 2000’lerde ulusalcıları katı laik olmakla da suçluyorlardı. Onlara göre ulusalcılar, Kemalistler tarikatların ve cemaatlerin üzerine gittiği için dinciler güçleniyordu(!) Aslında o zamanlar laiklik ile ulusalcılığı eş görüp denkleştirmeleri tarihsel sürece de uygundu; çünkü laiklik Fransa’da ulus devletle birlikte yerleşti, Avrupa koalisyonuna karşı savaşta öncülük eden küçük burjuva radikalleri vatanı kurtarıp ulus devleti inşa ederek laikliği inşa etti.
Bugün Türkiye’de anti-ulusalcı, Amerikancı (ki zaten ABD’nin küreselleşmeden kastettiği aşağı yukarı budur: dünyada tek ‘ulusal’ devlet olmalı o da ABD) tezler çöktü. CIA’nın Taraf gazetesinde tetikçilik yapan zihniyet yok olmaya yüz tuttu. Fakat hala bu sivil toplumcuların, neo-solcuların (yani liberallerin) yazılarının, kitaplarının, konuşmalarının etkileri maalesef devam ediyor.
1980’ler itibariyle, özellikle de Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte oluşturulan akademik yazın sol, sosyalizm, milliyetçilik, ulusalcılık, anti-emperyalizm, 68 üzerine bir operasyona girişti ve bugün sol kesimin üzerinde, özellikle de yeni kuşak solcularda derin bir kafa karışıklığı yarattı.
Eski Marksist yeni liberaller derhal biz zaten Marksistiz, tabi ki enternasyonalizmi yani küreselleşmeyi savunacağız dediler. Büyük tekellerin yayılmasını, IMF reçeteleriyle darbelere girişilmesini (ki ülkemizde örneği Ecevit’e yönelikti) içeren küreselleşmeyi, sosyalistlere enternasyonalizm olarak sundular. Üstelik hala solcularmış gibi görünerek. Eski militanlıktan yeni medya entelektüelliğine terfi ettiler ve sürekli yeni nesil solculara şunlar pompalandı: ‘Ulusalcılık şovenizmdir, ırkçılıktır, faşizmin yeni halidir, dış dünya ile ilişkileri koparmaktır, kamulaştırmalar esasında ceberrut devlet yapısını koruyor vs.vs.’
Solcu, sosyalist, devrimci olmanın amentüsü olarak kesinlikle ulus devlet karşıtı olmak, ulusalcılığı reddetmek gerektiği üzerine çarpıtmalara ve solun geçmişine yönelik örtbasa karşı birkaç örnek verelim.
Jean Paul Sartre “ Bu yüzyılın ikinci yarısındaki en önemli olay, Afrika ve Asya halkları boyunca milliyetçiliğin doğuşudur” der 1964’te. 68 Hareketinden bahsedilirken cinsel-kimliksel düşler ve fantezilerin merkezde olduğu ve anti-emperyalizmin, üçüncü dünyada yükselen ulusalcı dalganın ise tali bir meseleymiş olarak sunulduğu bir çerçeve çiziliyor. Tıpkı Gezi eylemlerinde alanlar “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları ile inlerken bunu AKP’ye yapılmış bir darbe girişimi olarak görenlerin (Selahaddin Demirtaş ve HDP) bugün Gezi’yi sahipleniverip ona etnik ve cinsel kimlikçi kesimleri baş temsilci atamaları gibi. Tam bir örtbas ve çarpıtma harekatı.
Türkiye’de 68’in önemli isimlerinden Cihan Alptekin 1968 Kasım’ında yazdığı yazıda şöyle der: “ (…) O üs ve tesisiyle Amerika Türkiye’de. Teknik uzmanlarıyla, teknik yönetimin üst kademelerine girmişler. Barış Gönüllüleriyle Anadolu’yu afyonlamışlar. Uluslararası güçlü organizasyona sahip casusluk örgütü CIA’sıyla ve bunun Türkiye’deki ajanları her yerde hazır ve nazırdırlar. Görevleri, Amerikan emperyalizmini koruyacak iktidarlar bulmaktır. (…) Ulusal olmayan güçlerin ağırlık koymasına çalışırlar. Ulusal güçleri etkisiz bırakmak yolunda uğraşırlar. Üniversitelerimizde kendilerinden yana yönetici bilim adamı bulurlar. Gayrı milli kültürün düşüncesini yaptırırlar. Ulusal kültürü yozlaştırırlar. Kültürümüzü de emperyalizmin hizmetine koyarlar. (…) Ülkemizde Amerika var. Gençlik anti-Amerikan gençliktir. Bu gençliktir ki, emperyalizmi korkutur. Bu gençliğin ön görevi: Amerika-işbirlikçi güçler- feodalizmi yenmek ve yıkmak olmalıdır. Bu güçleri yenmek ancak Gazi Mustafa Kemalci güçlerin Birleşik Ulusal Cephe kurmalarıyla olur (…) Çağımız savaş çağıdır. Dünya üstünde barışın kurulması için savaşın zorunlu olduğu çağdır. Emperyalist rüzgarı ulusçu rüzgarların yeneceği çağdır…”
Devrimci Öğrenci Birliği Kasım 1968’de yayımladığı kısa bildirinin sonunda diyor: “Bu kavga Türkiye’nin bağımsızlığı için, bu kavga demokrasi ve laisizm için, bu kavga Türk halkının kurtuluşu için yapılmaktadır. Yaşasın devrimci Türk halkı. Yaşasın devrimci Türk gençliği”
Görüldüğü üzere Türk milletine ait olmaktan bir gocunma yok ve ulusal bağımsızlıkla laikliği denk görüyorlar, bağımsız olmadan laik bir toplum olmayacağının farkındalar. Çünkü tarih bu bildirilerin yazıldığından bu yana da göstermiştir ki, ABD’nin yaptığı müdahaleler demokrasi, insan hakları, laiklik değil “United States of İrtica” inşa etmiştir.
Türkiye’de solun önemli teorisyenlerinden Mihri Belli’ye kulak verelim:
“(…) Kısacası gerçek milliyetçi, ulusal bağımsızlık, gerçek demokrasi, ümmetçiliği ve kozmopolitliği reddeden ulusal kültür uğruna savaşandır. Buna karşılık, ulusun bağımlı ve feodal bölünmeye uğramış durumda sınıf çıkarı olan, ulusal kültürün açılıp gelişmesi önüne engeller diken kimsenin ağzında ulusçuluk, gerçekliği olmayan demagojik bir sözcüktür. Her ne kadar ulus sloganını ilk ileri süren, devrimci çağında burjuvazi olmuşsa da, bugün artık bütün dünyada ulusçuluk bayrağı, emekçilerin ellerinde dalgalanmaktadır. Ulusçuluk, devrimci enternasyonalizmle çelişen bir kavram değildir. Ama ulusçuluk, ulus gerçeğini reddeden kozmopolitizm ile bağdaşamaz. En derin anlamıyla ulusçuluk, insanı enternasyonalizme götürür. Devrimci anlamıyla enternasyonalizm, insanı ulusçuluğa götürür. Ulus gerçeğini inkar etmek, yüzeyde kalan bir enternasyonalizm olur. Devrimci enternasyonalizmi reddetmek, derinliği olmayan ulusçuluk olur. Kapitalizmle ortaya çıktığı ve kapitalizm ile birlikte geliştiği halde, ulus, kapitalist sömürü düzeninin yerini, sosyalist düzenin almasıyla hemen ortadan kalkmamaktadır. Tersine emperyalizmin tarihi gelişmelerini durdurduğu birçok ulus, ancak sosyalist düzen içinde ulusal kültürlerini geliştirme olanağına kavuşmaktadırlar. Burjuva ulusların yerini, sosyalist uluslar almaktadırlar.”
Günümüzde gayrı-milli, küreselleşmenin çok kullanışlı aparatları, (ki kendilerini böyle tanımlamasalar da pratikte tam da böyle olan), etnikçi sol kesimler Mahir Çayan’ı pankartlarda sömürmekten asla gocunmaz. Fakat onun fikirleri saklanarak yapılır bu pankartçı solculuk. THKP-C mahkeme savunmasında Milli (Ulusal) Demokratik Devrimin ne olduğunu şöyle özetler Mahir Çayan:
“ Milli Demokratik Devrimin iki yönü vardır: a) anti-emperyalist (milli) yönü: Bu yön, emperyalist boyunduruğun ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel vs. alanlarda kesinlikle kırılmasını, emperyalist ilişkilerin kesinlikle tasfiyesini içerir. b) Anti-feodal(demokratik) yönü. Özetlersek, Milli Demokratik Devrim, emperyalist dönemde, yarı sömürge ülkelerin tam bağımsızlaşma, uluslaşma ve demokratlaşma devrimidir. (…) Milli demokratik devlet, sadece bir sınıfın veya zümrenin değil, bütün milli sınıf ve tabakaların devletidir. Yönetime, bütün milli sınıf ve zümreler katılacaklardır. Her sınıf, demokratik platformda, kendi öz örgütü ile yer alacaktır. Milli demokratik platformda sadece, ülkenin demokratlaşmasına, bağımsızlığına ve uluslaşmaya engel olan, işbirlikçi burjuvazi ile feodal unsurlar yer almayacaktır.”
Görüldüğü üzere yeni nesillere aktarılan sol anlatımı ile solun tarihsel birikimi örtüşmüyor. Bugün ulusalcılık kavramı kendine sol, sosyalist diyen kesimlerde uzak durulması gereken bir akım ve kavram haline getirilmiş. Ülkemizde özelleştirmelere ilk karşı duranlar, neo-liberalizmi ilk ifşa edenler “dinozor ulusalcı” addedilen yazarlar ve akademisyenlerdi. Bu sırada da ABD’nin tek kutuplu dünya egemeni olmaya çalışma sürecinde ulusu parçalara ve farklı kimliklere bölmeyi solculuk olarak satıyordu eski sol yeni liberaller. Halbuki bu, sadece ulusu değişik parçalara bölmekle kalmıyor, sınıfı da bölüyordu. Attila İlhan bu konuda ÖDP çevresinin ve Murat Belge’lerin liberal sol tezlerine yönelik şöyle karşılık veriyordu:
“…Tabi asıl çelişki liberal sol cephe teşekkülünde ortaya çıktı. Tek çıkış yolu diye Murat Belge bunu yazdı. Bu tez tabii çok korkunç; orada işçi sınıfını kötülüyor, bunlar zaten bir şey yapamaz diyor, bunlarla istesen de bir şey yapamazsın diyor. Ancak burjuvaziyle liberal bir işbirliği yaparak sosyalizm bir yere gelebilir diyor. İşçiyi devre dışı bırakma teşebbüsü bu. İşçiyi devre dışı bırakınca kime dayanacaksın? O zaman ÖDP’den öneri geliyor. Eşcinseller var diyor, çevreciler var, feministler var diyor, bu marjinal gruplarla biz iş görürüz diyor. İşte bu tam da Amerikalıların düşünebileceği bir kitle partisi modeli… Bu yürümez. Türkiye’de sosyalist hareket, bir sosyalist-Kemalist ittifak şeklinde, bir halk cephesi şeklinde olacaktır. Bu halk cephesinin içerisinde işçilerin mutlaka olması ve sendikaların da aklını başına toplaması lazımdır.”
Toparlayacak olursak; sosyalist, sol kesimde ulusalcılık kavramına ve akımına uzak durmak ve ondan bir hastalıkmış gibi bahsetmek meselenin sıkıntılı noktasını oluşturuyor. Ulusalcılıktan kaçan sol etnikçiliğe takılıyor. Etnikçilik de sınıfı birleşik formundan alıp parçalara bölüyor, dolayısıyla sınıf mücadelesini bölüyor. Şekil değiştiren emperyalizme karşı ulusal bir duruş sergilememek solu ‘iğdişleştiriyor’ Ulusalcılıktan kaçan sol, Irak’ı işgale giden İngiliz İşçi Partisi konumuna düşüyor, Fransız emperyalizmine karşı yapılan Cezayir Ulusal Kurtuluş Savaşına burun kıvıran Cezayir Komünist Partisi’ni yaşatıyor. Bugün sistem, kendi solunu inşa etmiş durumda ve etmeye de devam ediyor. Bugün sola enternasyonalizm olarak sunulan şey ulus devletlerin ve ulusalcı yükselişlerin engellenmesiyle ABD’nin ve Batı’nın, çıkarları doğrultusunda rahatça hareket edebilecekleri bir düzen. Attila İlhan’ın da vurguladığı gibi “sosyalizmin enternasyonalliği mazlumların küreselleşmesidir, zalimlerin değil”
Hikmet Aslan
Yararlanılan Kaynaklar: Fahrettin Ege, Lenin’in Üç Zaman Sentezi, Bilim ve Sosyalizm Yayınları
Hakan Reyhan, Attila İlhan’ın Siyasal Düşüncesi, Phoenix Yayınları
Mihri Belli, Yazılar (1965-1970), Sol Yayınları
THKP-C Savunma, 68’liler Birliği Vakfı Yayınları
Turhan Feyizoğlu, Deniz, Ozan Yayıncılık

CEVAP VER