Bir Kemalistin Hüzünlü Paris Aşkı: Maria Missakian – Ali Jean Çorakçı

0
6310
Üç Paris çıkarması yapıp birinden kaçak, birinden aşık, birinden yetim dönen İlhan’ın “çekik lacivert gözlü” ömürlük aşkı.
Attila İlhan henüz 16 yaşındayken çocukluk aşkı Vecide’ye yazdığı bir mektubun içinden Nazım Hikmet şiiri çıktığı için hapse düştü. Nazım’a duyduğu hayranlıkla çıktığı yol onu bambaşka yerlere taşıyacak. Aşk, yenilgi, yalnızlık, yoksulluk ve şiir bir bir geçecekti hayatından. Lise yılları bitmiş. Pek ciddiye almasa da şiirle uğraşmağa başlamıştı. İstanbul Hukuk’u kazandıktan sonra bir gün Varlık Dergisi’ne gitti. Daracık bir odada bir daktilonun başında soğuk mizaçlı bir adamla karşılaştı. Derginin kurucusu Yaşar Nabi Bey‘ di bu. Kendini tanıttı.
Yaşar Nabi “Şiirlerin Nazım’ınkileri andırıyor” dedi. İlhan da “Nazım’ın hem şiirim hem kişiliğim üzerinde etkisi büyüktür” diye cevapladı. Varlık macerası başlamış oldu. 1946 yılında CHP şiir yarışmasına başvurdu. Bu şiiriyle ikincilik ödülü olan bin beşyüz lirayı kazandı.
”Birinci olan şiir: Cahit Sıtkı Tarancı – Yaş Otuzbeş, iki bin lira.
Üçüncü olan şiir: Fazıl Hüsnü Dağlarca – Çakır Destanı, bin lira.”
İlhan’ın Paris’te kaçak günleri..
İlhan bin beşyüz liranın yüzyirmisiyle Hermes marka bir daktilo aldı. Bin lirası ile de ilk şiir kitabı Duvar’ı bastırdı. Bin adet. Bu esnada Nazım hapse düşmüştü. Bir grup aydın Nazım’ı kurtarabilmek amacıyla çalışmalara başlamıştı. İlhan da bunlardan biriydi. Dünyada bir kamuoyu oluşturulmalıydı. İlhan’ın yolu Paris’e düşüyordu. Cumhuriyet Meyhanesi’nde bir son yemekten sonra ayrıldı İstanbul’dan. Paris’e gittiğinde umduğu desteği bulamadı. Parasız kaldı, köhne otellerde konakladı. Bir yandan da toplantılara katılmaya çalıştı. Yoğun çabalar sonucu Fransız şair Jean Paul Sartre ile temasa geçildi ve Nazım Hikmet’in Ceviz Ağacı şiiri Les Temps Modernes‘de yayımlandı.
Bu sırada İlhan’ın Paris’te kaçak günleri başladı. Çok geçmeden Fransız polislerince yakalandı ve mahkemeye çıkarıldı. Hakimler “Paris’e neden geldin?” diye sordular, “Çok sevdiğimden” dedi. Bu defa “Neden gitmedin?” diye sordular, “Çok sevdiğimden” dedi. Mahkeme sonuçlanınca İlhan sınırdışı edildi. İstanbul’a döndü. Nazım da serbest bırakılmıştı. Onunla görüşebilmek için etrafa haber saldı. Nazım’la görüşebilmesi için önce Kemal Tahir’le iletişime geçmesi gerektiğini söylediler. Nihayet İlhan,Kemal Tahir’i buldu, isteğini iletti. Bir zaman sonra Kemal Tahir, Nazım’dan haber getirdi. “Burda olmaz” diyordu Nazım. “İlhan Paris’e gitsin orada beklesin.”
Yeniden Paris
Attila İlhan hemen hazırlanıp Paris’e gitti. Artık İstanbul’ a dönemeyeceği duygusuyla doluydu. Böylece ikinci Paris günleri başladı. İlhan bir taraftan Paris’e tutunmaya çalışıyor bir taraftan da Fransızcasını ilerletmek için kursa gidiyordu. Nazım’dan haber bekliyordu. Bu sırada Nazım’ın Moskova’ya gittiğini öğrenmişti. İlhan’ın Doğu Berlin için yaptığı vize başvurusu reddedilmiş ve Paris’te kalakalmıştı. İşte Attila İlhan bir sabah, Maria Missakian ile bu umutsuzluk günlerinde, şu kafenin karanlık arka masalarından birinde tanıştı.
Büyük Buluşma:
İlhan kendini kaptırmış bir şeyler karalayıp dururken, “Türk müsünüz siz?” diye sormuştu Missakian, Paris’in varoşlarına has Fransızcasıyla. “Duru güzel bir kızdı bu.Hafif çekik lacivert gözleri hülyalı,karanlık saçlarında mıknatıslı mavi çakıntılar,neredeyse saydam beyaz bir ten” Missakian’ı ilk gördüğü anı ve üzerinde bıraktığı tesiri böyle anlatıyor Attila İlhan.Kadını masasına buyur ediyor ve böylece başlıyor. “Yanılmışlık sıkıntısı, beyhudelik duygusu, kral yalnızlık. Peki, ne ister benden bu çekik gözleriyle Ermenice küfürler yazıp çizen çocuk?”
Missakian sadece bir Türkle konuşmak istemektedir. Gennevilliers’de doğmuştur ama İlhan’ın karşısında Bursalı’dır. Öyle tanıtır kendini. Ataları 1915’e kadar Bursa’da yaşamış. Kaçabilenler ise bir şekilde gelip Paris’in varoşlarından birine yerleşmiş. Missakian’ın çocukluğunda hep Türkiye anlatıları olmuş. Dedesinden, annesinden dinlediği ülkeyi ve insanlarını merak edip dururmuş. İlhan’ı Missakian’a çeken şey, Paris’in varoşlarına tezat bilmem kaç defa lacivert ve çekik gözleri, kayıtsız kalınamayacak güzelliği.
“Anasıgil Bursalı imişler, “tehcir” yıllarında gelmişler, o Gennevilliers’de doğmuş, iki göz bir evde oturuyorlarmış, durumları kötü.” Bu ilk karşılaşmadan sonra sık sık görüşmeğe başlarlar. Attila İlhan beter yalnızlığından kaçmakta, Missakian ise merakını gidermektedir.
“İçimde biraz polis midir nedir korkusu, yine de havamız yerinde,yemeği bir başka Ermeni’nin,toprağı bol olsun,Sofi’nin lokantasında yiyoruz”
“Sofi patavatsız içtenliği ve Anadolu Ermenisi Türkçesiyle gelip, alelacele, aramızı yapmaya kalkışmaz mı.”
“Kaşla göz arasında Maria’ya Ermenice ‘Sen bu çocukla evlen, korkacak ne var, artık Ermenilerle Türkler barıştı’ demesin mi”
“Bunu Maria’nın ansızın kızarmasından seziyor, birkaç ay sonra da o hanım gülümsemesiyle hala utanarak anlatınca, kesinlikle öğreniyorum.”
Artık İlhan ve Misakyan iki sersem aşık olarak dolaşıyorlar sokaklarında Paris’in. Maria S. Mişel’de bir tüfek mağazasında çalışmağa başlıyor Yeni gözde mekanları da meşhur Depart Kahvesi oluyor.
“Depart Kahvesi’ndeyiz.Maria bir tüfekçide çalışıyor.Öğle paydoslarında beraberiz. Sütlü kahve, jambonlu sandviç, olmayacak hayaller”
Sık sık yürüyorlar. Doya doya konuşuyorlar. Filmler izleyip uzun uzun muhkeme ediyorlar. Favori sinemaları da ünlü Sinema Rex.
“Bir akşamüstü Rex Sinemasında Maria Montez filmi seyrediyoruz, profilden ünlü yıldız Maria’ya benzetiyorum, ona baktığımı hissediyor hemen”
“Kaptan, diyor, bana bakıyorsun.
Evet, diyorum, sana bakıyorum Maria.
Niye bakıyorsun? diyor
Seni, diyorum, şu perdedekine benzettim de.”
“Büyük bir içtenlik, deyimlemesi zor bir minnet duygusu ile elini yumuşacık uzatıp elimi tutuyor. Ürperiyorum. Ürperiyorum.”
Paris zora girdi
İlhan aşkın tesiriyle günlerini dolu dizgin yaşarken bir yandan da içi ezilmektedir. Nazım’ı görememiştir. Paris’te bir çevresi kalmamıştır. istanbul’a dönme kararı alır. Yanında Maria’yı da götürecektir. Maria’a da razıdır. Ama her aşk öyküsünde en az bir kötü adam vardır. Bu hikayenin “kötü adamı” ise Savarış idi.(İlhan’ın kastettiği kişinin Haraç Gazetesi’nin kurucusu Savarş Misakyan olması kuvvetle muhtemel)
İlhan, Maria’yla birlikte İstanbul’a dönme girişiminde bulunduğunda önüne bir çok bürokratik engel, pasaport sorunu vs. çıkartılır. İlhan bu engelleri eli kolu uzun biri olan Savarş’ın yönettiğini düşünmektedir. Ona göre Maria’nın bir Türkle olmaması gerekmektedir.
“Savarış Missakian diye biri vardı, uzaktan bilmem nesi olurmuş, gayet karanlık bir adam, işi hem onun yönünden karıştırdı, hem benim yönümden”
Maria’sız İstanbul’a dönüş ve Veda
İlhan İstanbul’a Maria’sız döner. Maria ise daha iyi şartlarda çalışabilmek umuduyla Londra’ya gider.
“Döndükten birkaç ay sonra, o zaman Bahçeler Sokağı’ndaki evdeyiz. Londra’dan bir kart: Çalışmağa oraya gitmiş, yalnız ve mutsuzum kaptan diyor”
“Ben de yalnız ve mutsuzum. Çolpan henüz öğrenci, “Onu çağırsana ağbiy” diyor. Çağırıyorum; geliyor, gelecek, geldi diye bir süre avunuyoruz.”
“Mektupların görünmez mekiği aramızda anlaşılmaz bir yakınlaşmadır dokuyor. İçim bir cam top gibi, gözlerimi yumsam hep hatıralar.”
Hülasa Maria İstanbul’a bir türlü gelemiyor. İlhan ona bir türlü gidemiyor. Mektuplar gittikçe seyreliyor. Bir süre hiç haber alamıyorlar. Aradan yıllar geçiyor,İlhan’ın yakın arkadaşlarından Mırç, Paris’ten döneceği zaman İlhan’a bir haber götürmek için Maria’yı arıyor, buluyor.
Paris’ten hüzünlü bir haber
“Maria’nın selamı var, dedi. Hayırsız bir müzisyenle evli, iki de çocuğu olmuş. Biraz fazlaca içiyor. Seni konuşurken gizlice ağladı.”
Attila İlhan aktardığım alıntıları Hilmi adlı bir okurunun “Maria Missakian şiirinde anlatılan kadın gerçek mi?” mektubuna cevaben yazıyor.
“İşte böyle kardeşim Hilmi, yazının buraya kadarı senin için. Hiç değilse ben Maria Misakyan’ı yaşadım.”
Arasıra resmine bakmak gelir içimden, albümden arar bulurum. Resimlerin bir iyiliği de insanları hep öyle genç saklamaları mı?”
“Aklımda,sanki yanımda Maria. O akşam, Yüksek kaldırım’dan inerken, şiir geliyor adeta zorla yazdırıyor kendini”
“…Yine akşam oldu Attilâ İlhan
üstelik yalnızsın sonbaharın yabancısı
Belki Paris’te Maria Missakian
Avuçlarında bir çarmıh acısı…”
“…Gizlice bir sefalet gecesi
çocuğunu boğarmış gibi boğup Paris’i
sana kaçmayı tasarlar her akşam.”

CEVAP VER