Uluslaşma – Salih Tüfekçioğlu

0
803
Bağımsız bir ulus haline gelmek, devrimci bir görevdir. Gerek Avrupa’da gerekse Doğu’da, bağımsız uluslar demokratik devrimlerle kurulmuştur. Ancak bağımsızlığın anlamı nedir? Elbette belirli bir yurtta yaşayan insan topluluğunun, öncelikle dış bağımlılıklardan, dış düşmanın ya da sömürgecinin yaptırımlarından bağımsız olmasıdır. Öte yandan bu insan topluluğunun dikey bağımlılıklardan, yani kan, soy bağıyla aktarılan imtiyazlardan ve kısıtlamalardan bağımsız oluşudur.
Bu iki bağımlılık biçimi, dışsal ve dikey, devrimci durumu engellemek için çoğu zaman işbirliği halindedir. Sadece kendi devrimimizi göz önüne getirdiğimizde bile, emperyalizmin feodalite ve gericilikle işbirliği yaptığını ve Ankara’ya karşı karşı-devrimci süreçleri tetiklediğini biliriz. Benzer durumlar neredeyse bütün Asya’da, Afrika’da ve Latin Amerika’da da yaşanmıştır. Dahası, demokratik devrim geleneğinin en başlarına dönecek olursak, yani Fransız devrimine, dış düşmanın monarşiyi ve eski rejimi kurtarmak için Fransa’ya saldırdığını, ve Jakobenlerin halka vatanseverlik duyguları aşılayarak iktidara geldiğini ve devrimi tamamladığını biliyoruz.  
O halde diyebiliriz ki, devrimci bir durum doğduğunda, yani uluslaşma hareketi başladığında, dış bağımlılıklar ve dikey bağımlılıklar, hızlı bir çözülmeye izin vermemek amacıyla derhal işbirliğine gider ve devrimin karşısına birleşik bir güç olarak dikilir. Öte yandan sürece tersinden baktığımızda, bu gerici bağımlılıklardan kurtulmaya çalışan ve gitgide kurtulan devrimci güçte de yeni bir bağlantı türünün keşfedildiğini görürüz. Devrimde, dış ve dikey bağımlılıkların yerini, yeni yanal bağlantılar almaya başlar; eşitlik, kardeşlik, yurttaşlık vb.. Doğal ve kalıcı olduğu düşünülen eski imtiyazlarla kısıtlamaların yerini, bir kardeşler topluluğunun hukuku, kader ve ülkü birliği, bağımsız ulus almaya başlar. 17-18.yy Avrupa devrimlerinden, 20.yy’ın ulusal demokratik devrimlerine kadar bütün devrimci durumlar, üç aşağı beş yukarı bu soyut şemaya uymaktadır.
Buna rağmen bir sorun hala gündemdedir. Bu devrimlerin bir kısmı burjuva demokratik devrim olarak adlandırılırken, bir başka kısmı, özellikle devrim sonrasında devletçi ekonomiye veya sosyalizme geçen Doğu devrimleri, ulusal demokratik devrim olarak adlandırılır. Şüphesiz ki önemli olan terminoloji değil devrimci hareketin kendisidir. Ama yine de Batı devrimleri ile Doğu devrimleri arasında bir fark yok mudur, tüm devrimler bu şema altında değerlendirilebilir mi? Veya şöyle de sorabiliriz: Batı’da ve Doğu’da devrimlerin öncü güçleri farklı değil midir, Batı devrimlerinde kapitalistler öncü iken, Doğu devrimlerine daha çok işçiler, köylüler, küçük burjuvazi ve asker ön planda değil midir? Bu durumda tek bir şema önermek ilk bakışta sorunlu görülür. Ancak bir şemanın mı yoksa birden fazla şemanın mı daha sorunlu olduğu sorusunu şimdilik erteleyerek devam edelim.
Vivek Chibber, Batı ile Doğu’yu ayıran yani birden fazla şema öneren tüm siyaset bilimi oryantalizm olarak tanımlar ve bunun emperyalizmi gizleyen bir örtü olduğunu iddia eder. O halde, Batı’da burjuva demokratik devrim olarak tanımlanan devrimci durumları, Doğu’daki devrimlere yaklaştıran ve dünyanın iki yarısını ortaklaştıran çeşitli tezler öne sürmeli. Bunu yapabilmek için, Chibber ilk etapta, burjuva demokratik devrim kavramanın, liberal ve hatalı bir tarih okuması olduğunu iddia eder. Çünkü, örneğin 1789’da Fransa’da “durum tersidir: delegelere devrimci bir ajandayı dayatan halk hareketidir. Görmüş olduğumuz gibi, Third Estate’in feodalizmi yıkmak ve emekçi sınıflara siyasi haklar vermek gibi bir eğilimi yoktu. Bu yola sadece hareketin baskısı ile yöneldiler.” Öte yandan çalışan sınıflardan gelen baskının arttığı ve dış ülkelerden gelen işgal tehdidinin zirveye çıktığı 1792 ve 93’de, halk sınıflarının baskısına daha fazla dayanamayan ve eski rejimi diriltmeye çabalayan kapitalist burjuvazi ile, baskıyı olumlu karşılayan ve devrimi sonuna kadar götürmeye kararlı hale gelen Jakobenler arasında keskin bir ayrışma ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla, kapitalistler daha devrim doğar doğmaz eski düzenle anlaşma yoluna girmişler, devrimin öncü gücü, çalışan sınıflarla işbirliği yapan ve baskıyı omuzlayan radikaller olmuştur. Robespierre not defterine şöyle yazacaktır: “bugün cumhuriyete yönelik tehdit burjuvaziden gelmektedir…” Bu sebeple Chibber, sadece terminolojinin hatalı olduğunu belirtmez, yani sadece “burjuva demokratik devrim” yerine “ulusal halkçı devrim” tanımını uygun bulmaz, ama halk hareketinin baskısına işaret ederek öncülük meselesini de tartışmaya açar.
O halde şimdiden Avrupa devrimlerinin içindeki, üzeri liberal tarih okuması tarafından örtülen Doğulu kıvılcımı bulmaya başlıyoruz: devrimin öncüsü kapitalistler değil ama halk sınıflarıdır. Bu noktada tekrar bakış açımızı değiştirelim ve durumu kapitalistler açısından görmeye çalışalım. Jakobenler iktidara yürürken, meclisin sağ kanadı “malınıza mülkünüze göz diken anarşi ahtapotları geliyor!” diye uyarılar yapmıştı. Sonrasında, jakobenler iktisaden kamucu önlemler alırken, yine aynı gruplar devrimci grupları “barbar,” “diktatör” gibi isimlerle tanımlanıştı. Bunların Dante’den, yani klasik oryantalizmin doğuşundan beri Avrupalıların Doğu’yu tarif ederken kullandığı kavramlar olduğunu hatırlatalım. Doğu’yu tanımlarken kullanılan barbarlık yakıştırmaları ve efsanevi yaşam biçimleri (anarşi ahtapotu, kraken), eşitlik ve kardeşlik öneren, yani dış ve dikey bağımlıklardan kurtulmaya çabalayan Batılı devrimcileri tanımlamak için de kullanılır. Batı’nın, devrimi “Doğu barbarlığı” olarak gördüğü ilginç bir noktadayız.
Lozan anlaşmasının imzalanmasından birkaç sene sonra, Amerikalı bir senatörün mecliste Türk devrimcilerini barbarlıkla suçladığı iyi bilinmektedir. Gerçi oraya gelmeden de, kurtuluş savaşının başından itibaren, gerek emperyalist devletler gerekse İstanbul basını, Türk devrimcilerine benzer yakıştırmalarda bulunmuştu (dönemin ruhuna uygun olarak Bolşeviklik suçlaması da getirerek). O halde devrim nereden gelirse gelsin, ister Batı’dan ister Doğu’dan, karşı-devrimciler “barbar,” “diktatör,” “soykırımcı” gibi kavramlara başvurarak devrimcileri Doğululaştırır. Oryantalizmin emperyalizmi saklayan örtü olduğu belki de en açık şekilde bu anlarda açığa çıkar.
Belki de devrimci yeni bağlantının, yani kardeşler topluluğunun her zaman böyle Doğulu bir anlamı olmuştur. Avrupa’da devrimler Doğulu olmakla suçlanmış, sonrasında da zaten (20.yy’dan itibaren) devrimler layık olduğu yere, yani Doğu’ya kaymıştır. Ama Doğulu olmak mı devrimciliktir yoksa devrimci olmak mı Doğululuktur gibi daha ilginç bir soru da sorabiliriz. Doğu’nun Türk ve Moğol göçebe kavimleri, öncelikle dikey kabile bağımlılıklarını adeta bir giyotinle kesmiş ve kardeşlerden oluşan ordu düzenine geçmiştir, sonrasında bu ordular dış düşmana yani Avrupa’ya karşı seferler düzenlemiştir. Uluslaşmanın ilkel bir hali burada mevcuttur. Ama bu barbarca olarak tanımlanan uluslaşma yöntemleri yerine modern devrimlerden, veya örneğin Gilbert Simondon’un kişinin cemaat bağlantılarını geride bırakıp, birey-ötesi alanı keşfederek topluluğa temas edişini devrimci bir an olarak tanımlayışından da bahsetsek, barbarlık yakıştırması yine yürürlükte olacaktı. Çünkü göçebe kavimler ya da uluslaşma temelde aynı şeyi yapar: yeni, yanal bir bağlantı türünü keşfetmek, icat etmek! “Topluluk bağlantının sonucu değildir, tersine, topluluğu… ifade eden bağlantıdır.” Dolayısıyla yanal bağın keşfi, aynı zamanda devrimci bir durum, uluslaşma ya da Batılının gözünde barbarlıktır. Bu bağlantı ne zaman gündeme gelse, Batı’nın eskimiş güçleri suçlamaya geçer.
Bunları toparlayacak olursak, gerçek bir devrimci, geçmiş devrimlerin ruhuna uygun olarak, iki gerici bağlantıyı ya da bağımlılığı keser (dışa bağımlılık ve gerici dikey bağlar). Bir yeni bağlantı türü keşfeder (kardeşler topluluğu ya da ulus). Emperyalistler ve işbirlikçileri tarafından barbarlıkla suçlanmayı göze alır. Dinozor ulusalcı, anarşi ahtapotu gibi yaftalar yakıştırılmasından korkmaz. Ve daha da önemlisi, dikey bağımlılığı yani gerici bağları kesebilmek için dış bağımlılıktan yani emperyalizmden medet ummaz. Bir bağımlılığı keserken diğerini kuvvetlendirmez (restorasyon). Hem bugünün hem de geleceğin devrimci duruşu budur.
Salih Tüfekçioğlu
Vivek Chibber, Postcolonial Theory and the Specter of Capital, s: 72
Bkz. Nihat Genç ile Veryansın, 21.04.2018 (Ulusal Kanal).
Muriel Combes, Gilbert Simondon and the Philosophy of the Transindividual, s: 47.
  

CEVAP VER