Troçkist Yanılgılar: Karşıt Akımlara Bölünmek – Diana Johnstone

0
2766
Leon Bronstein’in takipçileri, Stalin’le kafayı bozmuş bir şekilde dünyanın her yerinde devrimlere ihanet etmiştir.
Troçkistlerle ilk olarak yarım yüzyıl önce Minnesota’da, Vietnam Savaşı’na karşı düzenlenen bir hareket içerisinde karşılaşmıştım. Savaş karşıtı gösteriler düzenleme becerilerini ve Amerika Birleşik Devletleri içerisinde kendilerine “komünist” deme cesaretlerini takdir etmiştim – ne de olsa komünistlik, Fransa’daki entelektüel mevkidaşlarından farklı olarak onlara başarılı kariyerler sağlayan bir duruş değildi. Bu yüzden politik aktivizmime, Troçkist harekete sempati duyarak başladım. Hareket o günlerde ABD emperyalizmine açık bir şekilde karşıydı, fakat bu durum değişti.
Troçkizm’le ilgili öğrenilen ilk şey, karşıt akımlara ayrıldığıdır. World Socialist Web Site (WSWS)’de yazanlar başta olmak üzere bazıları emperyalist savaşı tutarlı bir şekilde eleştirmeye devam ettiler.
Diğerleriyse Troçkist “sürekli devrim” sloganını, dünyadaki her azınlık ayaklanmasının – özellikle de ana akım medyanın onayını alan ayaklanmaların – uzun zamandır beklenen devrimin bir işareti olması gerektiği temennisine çevirdiler. ABD müdahalelerini kınamaktan ziyade, sözde devrim adına daha erken müdahalede bulunmadıkları için Washington’a sitem eder bir hal aldılar.
International Socialist Review’de yakın zamanda yazılan “Suriye’de devrim ve karşı devrim” başlıklı bir makale (sayı #108, 1 Mart, 2018), Troçkizm’in nasıl yanıldığını o kadar kapsamlı bir şekilde göstermektedir ki üzerine bir eleştiri yazısı yazılmasını hak etmektedir. Yazar Tony McKenna büyük bir inançla yazdığı için, bu yazı Troçkist zihniyetin güçlü bir örneğini oluşturmaktadır.
McKenna, dediğine göre yalnızca duvara grafiti çizen bir grup çocuğa “döverek, yakarak ve tırnaklarını çekerek” karşılık veren Beşşar Esad rejimini şiddetli bir şekilde kınayarak yazıya başlıyor. Bu tüyler ürpertici bilginin kaynağı verilmemektedir. Bu türden bir sadizmin görgü şahidi olamaz ve işin içindeki aşırılık, kulağa bir savaş propagandası gibi gelmektedir – Belçikalı bebekleri parçalayan Almanlar.
Fakat bu durum, kaynak meselesini gündeme getiriyor. Esad rejimine karşı olan suçlamaların, McKenna’nın da bolca yararlandığı birçok kaynağı olduğu kesindir, yani yazıları kendi kişisel gözlemlerine dayalı olarak yazmıyor. Şurası açık ki en kötü ihtimale inanmaya, hatta onu allayıp pullamaya dünden meyilli. Esad’ın, devrimi aşırılıklarıyla zehirleyen İslamcı mahkumları salarak, özünde iyi olan devrimin mahvedilmesinden bizzat sorumlu olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde kabul ediyor. Esad’ın isyana İslamcı fanatizmi bizzat bulaştırdığı fikri en iyi haliyle bile gerçeklerle değil niyetlerle ilgili bir hipotezdir; ve niyetler görünmezdir. Fakat bunlar, Esad’ın sapkınca kötülüğünün karşı çıkılamaz kanıtları olarak sunulmaktadır.
Olaylara ilişkin bu yorumlama, Batı’nın mevcut Suriye doktriniyle o kadar uyumludur ki aralarındaki farkı göstermek imkânsızdır. Her ikisinde de Batı pasif bir izleyiciden başka bir şey değilken Esad İran ve Rusya’nın desteğinden faydalanmaktadır.
McKenna’ya göre, “devrimin ilk yıllarında Batılı emperyalistlerin isyancılara verdiği destek dillere pelesenk olmuştur. Hatta bu, Esad yönetimi yanında yer alan İran ve ardından Rusya’nın askeri müdahalelerinin ideolojik temel taşı olmuştur. Bu türden müdahaleler, ülkeyi ABD hükümetinin ve IMF’nin çıkarlarına uygun olarak bölüşmenin yollarını arayan doymak bilmez Batı emperyalizminin insafına kalmış kuşatma altındaki bir devletin yardımına İran ve Rusya’nın koştuğu koloni karşıtı retoriğin ruhuna uydurulmuştur.
Kimin “ideolojik temel taşı?” Müdahalenin ilk aşamalarındaki çizgisi, Batı emperyalizmini kınama yönünde değil, İslamcı aşırılığa karşı savaşa katılmada Batı’ya, bilhassa da ABD’ye çağrıda bulunma yönünde olan Rusya’nın ideolojik temel taşı olmadığı kesin.
Rusya da İran da müdahalelerini “koloni karşıtı retoriğin ruhuna” değil, Vahabi köklere sahip İslamcı aşırılığa karşı savaşa dayandırmışlardır.
Gerçekte, ana akım medyada, hatta Moskova’da bile tabu olsa da Batı müdahalesine ilişkin olarak gerçeklere çok daha uygun bir “dayanak,” Batı’nın Suriye’deki silahlı isyancılara verdiği desteğin, İsrail’in bölgedeki düşmanlarını yok etmesine yardım etmek amacıyla verilmiş olmasıdır. Batı’nın saldırısına uğrayan Orta Doğu uluslarının tamamı – Irak, Libya ve Suriye – ne tesadüftür ki laik Arap milliyetçiliğinin ve Filistinlilere desteğin son kalesi durumundadır veya geçmişte öyle olmuşlardır. Batı’nın saiklerine ilişkin birkaç alternatif daha vardır – petrol boru hatları, emperyalist atacılık, Rusya’yı zayıflatmak için İslamcı aşırılığı canlandırma isteği (Brzezinski hamlesi) – fakat bunların hiçbiri, İsrail ve ABD ile onların NATO’daki yardımcıları arasındaki organik bağ kadar tutarlı değildir.
McKenna’nın Suriye’deki savaşla ilgili uzun makalesinin (yaklaşık 12 bin kelime) İsrail’den sadece bir kez bahsetmesi dikkate değer (kaynak olarak İsrail ulusal haber ajansından alıntı yapan dipnot hariç). Ve değindiği bu noktada da İsraillileri ve Filistinlileri Esad propagandasının eş zamanlı kurbanları olarak eşit tutuyor: Suriye hükümeti “kitlesel medyayı protestoculara iftira atmak ve devrimi yıkıcı uluslararası çıkar odaklarının düzenlediği kaos ortamı olarak sunmak için kullandı (hem Filistinliler hem de İsrailliler için dış casus imalarında bulunuldu.”
Suriye toprağını (Golan tepeleri) işgal eden ve Suriye’yi ne zaman isterse bombalayan İsrail’den başka hiçbir şekilde bahsedilmemiştir.
İsrail’den yalnızca bir kez, zararsız bir şekilde bahsediliyor! Fakat bir Troçkist tarafından yazılan bu makale Stalin’den, Stalinistlerden ve Stalinizm’den en az yirmi iki kez bahsediyor!
Peki ya İran’ı zayıflatmak için Suriye’yi yok etme çabalarında İsrail’in de facto müttefiki olan Suudi Arabistan? Her ikisinde de bu meşum gerçeği zımni bir şekilde reddeden iki noktada bahsediliyor. Olumsuz tek söz, neoliberal evrede Suriye ekonomisine milyarlık yatırımlar yapan Suud aile şirketini suçlamak için söyleniyor. Fakat Suudi Arabistan’ı İslami grupları desteklediği için suçlamaktan çok uzak olan McKenna, Suud ailesini IŞİD saldırganlığının bir kurbanı olarak gösteriyor.
Şurası açık ki Troçkist yanılgı, yeni bir Stalin tarafından sonsuza kadar bastırılan Rus Devrimi’ni her yerde görmesinde yatıyor. Esad birden fazla kez Stalin’e benzetiliyor.
Bu makale, Suriye hakkında olmaktan çok Troçkistlerin Stalin’le olan meselesiyle ilgili.
Kendini sürekli tekrar eden bu takıntı, Rus devrimiyle hiçbir ilgisi olmayan bu olayların net bir şekilde anlaşılabilmesine hiçbir katkı sunmuyor. Hatta bu konuda bile yanlış olan bir şeyler var.
Troçkistler, Bolşevik devriminin aynısı olan yeni bir devrim için hasret çekip duruyorlar. Fakat Bolşevik devrimi de Stalinizm’le sonlandı. Bu onlara bir şey anlatmıyor mu? O çok istedikleri “devrimin” en az Suriye’deki kadar kötü bir yere çıkması mümkün değil mi?
Tarih boyunca isyanlar, ayaklanmalar, başkaldırılar her zaman gerçekleşmiş ve genellikle bastırmayla sonuçlanmışlardır. Devrim çok nadirdir. Bilhassa Troçkistlerin hayal ettiği anlamda devrim gerçekten çok bir efsanedir: insanlar tek bir büyük grev içerisinde ayaklanıyorlar, baskıcı yöneticilerini iktidardan alıyorlar ve halk demokrasisini tahsis ediyorlar. Böyle bir şey şimdiye kadar hiç gerçekleşti mi?
Troçkistler için bu, olması gereken doğal şeydir ve kötü adamlar tarafından sırf kötülük olsun diye engellenmektedir.
Çağımızda en başarılı devrimler, Batılı güçlere karşı verilen ulusal kurtuluş mücadelesinin güçlü bir duygusal motor olduğu Üçüncü Dünya ülkelerinden çıkmıştır. Başarılı devrimlerde, nüfusun geniş kesimlerinin arzularını kişileştiren liderler ile halkı birleştiren bir program vardır. Sosyalizm ve komünizm her şeyden önce bağımsızlık ve “modernleşme” anlamına gelen birer şiardı – ki Bolşevik devrimi de buna çıkmıştır. Bolşevik devrimi Stalinist olmuşsa, belki bu biraz da güçlü ve baskıcı bir liderin, “devrimi” iç ve dış düşmanlardan korumanın tek yolu olmasından kaynaklanıyordu. Stalin’i alt etmiş olsaydı Troçki’nin daha yumuşak kalpli olacağına ilişkin hiçbir kanıt yoktur.
Suriye gibi ideolojik ve etnik olarak bölünmüş ülkelerin güçlü bir yönetim olmadan “modernize” olması pek olası değildir.
McKenna, Esad rejiminin başlangıçta modernleşme ve sosyal reformlar yoluyla kendi baskıcı doğasını bir nebze telafi etmiş olduğunu kabul ediyor. Bu modernleşme, Sovyetler Birliği çöktüğü zaman kaybolan Rus yardımlarından ve ticaretinden faydalanmıştır. Evet, Troçki’nin savunduğu dünya devrimini gerçekleştirememiş olmasına rağmen yeni bağımsızlığına kavuşmuş ülkelerin ilerici gelişimine destek sunan bir Sovyet bloku vardı.
McKenna’nın gözünde, Beşşar’ın babası Hafız Esad’ın devrimci meşruiyeti olsa da Beşşar için hiçbir mazeret yoktur.
“Dünyanın dört bir yanında hükümetlerin, liberalleşmenin en belirgin biçimlerini sahneye koyduğu ve devlete ait sanayilerin özel sermaye tarafından bölüşümünü denetlediği bir küresel neoliberalizm ortamında Esad yönetimi, Suriye ekonomisindeki yükselen çelişkilere, herkesin yaptığını taklit ederek – dış yatırımın temposuna uygun bir şekilde yürüme becerisini gösterirken bir yandan da işçi ve çiftçilere verilen yardımları kesmeye hazır olduğunu açık bir şekilde göstererek – yanıt verdi.”
Bu neoliberal dönüş, kırsaldaki insanları fakirleştirdi ve dolayısıyla “devrimi” haklı çıkaran bir durum yarattı.
Düşünüldüğünde gerçekten inanılmaz bir şey bu. Alternatif Sovyet bloku olmaksızın, neredeyse tüm dünya, anti-sosyal neoliberal politikalara uymak zorunda kalmıştı. Buna Suriye de dâhil. Bu durum Beşşar Esad’ı, ABD’nin başını çektiği küreselleşmeye uyan diğer tüm liderlerden daha büyük bir kötü adam yapar mı?
McKenna, Louis Proyect’ten alıntı yaparak sözlerini tamamlıyor:
“Kırsaldaki fakir kesim ve Suriye’deki oligarklar arasında süregelen mücadelede barikatların yanlış tarafında mevzilenirsek, ABD, İngiltere ya da gelişmiş herhangi bir kapitalist ülkede sınıf mücadelesinin liderliğini nasıl yaparız?”
Bu söz tersine de çevrilebilir. Bir Marksist devrimcinin şöyle söylemesi gerekmez mi:
“Dünyanın geri kalanına dayatılan neoliberal politikalardan sorumlu olan Batı’daki oligarkları alt edemezsek, Suriye’deki sınıf mücadelesinin liderliğini nasıl yaparız?
“Troçkistlerin” sorunu, sürekli olarak başka insanların az ya da çok hayali devrimlerini “desteklemeleri”dir. Sürekli olarak başkalarına ne yapacaklarını söylerler. Her şeyi bilirler. Bu lafazan kışkırtmanın pratik sonucu, bu türden Troçkizmin ABD emperyalizmiyle aynı hizaya getirilmesidir. Sürekli devrim takıntısı, sürekli savaş için bir ideolojik bahane sunar.
Dünya barışı ve ilericilik adına ABD’nin ve onun bilinçsiz Troçkist savunucularının yapmaları gereken şey evlerine dönüp kendi işlerine bakmalarıdır.

 

Çeviri: Can Çetin

CEVAP VER